Neden Sürekli Beyin Göçü Veriyoruz? Bizde Neden Bilimsel İlerleme Olmuyor?

BU YAZIYI PAYLAŞ

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on pinterest
Share on print
Share on email

19 Aralık 2020 Tarihli Cumhuriyet Gazetesinin 15. Sayfasında Özlem Yüzak’ın “Bu iki harika bilim kadınını iyi tanıyın” başlıklı röportajını okudum.

Koç Üniversitesi “Rahmi M. Koç Bilim Madalyası”nın bu yılki sahipleri Prof.Dr. Hatice Altuğ ve Prof.Dr. Filiz Garip.

Prof.Dr. Hatice Altuğ; fotonik ve nanoteknolojiyi kullanarak hastalıkları erken teşhis edebilen bilosensör geliştiren İsviçre Ecole Polytechnique Fédérale de Lausanne (EPFL) Biomühendislik Enstitüsü öğretim üyesi. Röportajdan öğrendiğim şekliyle öğretmen bir anne ve babanın çocuğu. Bilkent Üniversitesi’ni bitirdikten sonra ABD Stanford Üniversitesi’ne, oradan da İsviçre EPFL giden bir akademik hayatı var.

İdealinin peşinden gitmiş. Çevresi mezun olunca iş bulamaz diye mühendislik ya da tıp okusun diye ısrarcı olurken, O “fizik” okumayı tercih etmiş. Stanford’daki başarıları sonrası İsviçre’den kendi laboratuvarını kurması ve kendilerinde çalışması teklifini almış.

Röportajda iki kritik soru var

Özlem Yüzak’ın bu harika röportajında bence Prof.Dr. Altuğ’a sorulan iki kritik öneme sahip soru var.

Bunlardan ilki “Türkiye’de benzer çalışmaları takip ediyor musunuz? Nasıl buluyorsunuz?” sorusu.

Prof. Dr. Altuğ, bu soruya “Kendi çalıştığım alanda Türkiye’de de kimi üniversitelerde başarılı çalışmalar var. Koç ve Bilkent bilip, takip ettiğim üniversiteler. Ama diğerleri de var. Hepsi ile işbirliğine açığız. Sanırım Türkiye’de önemli sorunlardan birisi bilimsel buluşu ürüne çevirememede” şeklinde cevap vermiş.

Diğer soru ise “Türkiye’den teklif alırsanız dönmeyi düşünür müsünüz?” sorusu.

Prof. Dr. Altuğ’un bu soruya cevabı “Çok emek verdiğim bir laboratuvarım var. O yüzden şimdilik gündemimde yok”

Hem ABD (misafir öğretim üyesi) hem de Türkiye’de çalışmış bir akademisyen olarak diyebilirim ki, her iki soruya da verilen cevaplar çok önemli. ABD’de bulunduğum süre zarfında her müsait anımda üniversiteleri, kampüs alanları (şimdi bunlara külliye demek moda), üniversitelerin kendi içerisinde yer alan üniversite hocalarının kitaplarının satışının yapıldığı, kırtasiye ürünlerinin, sınav kâğıtlarının, üniversite hediyelik eşyalarının, bilgi işlem malzemelerinin satıldığı alanları gezme ve görme imkânım oldu.

Gezdiğim bazı üniversitelerde laboratuvar alanlarını da gezebildim. Herhangi bir kısıtlamayla da karşılaşmadım.  Gittiğim üniversite kampüsleri içerisinden videolar çekip, bunları youTube da yayınladım. En az ilgi gören videolar arasında yer aldı maalesef.

North Carolina’ya yaptığım bir arkadaş seyahatim vasıtasıyla, North Carolina State University (Bir Devlet Üniversitesi) Veterinerlik Fakültesini (Veterinary Medicine yani Veterinerlik Tıbbı) gezme imkânım oldu. Fakültenin girişindeki hayvan hastanesinin pek çok gelişmekte olan ülkedeki insan hastanelerinden daha donanımlı olduğunu açıklıkla söyleyebilirim. Hayvan hastanesinin Onkoloji, Oftalmoloji, Dermatoloji vb. ayrı ayrı bölümleri mevcuttu. Fakülte içerisinde yer alan çift katlı kütüphane, tematik olarak çok büyük bir kütüphaneydi. Fakülte içerisinde gezerken, birçok laboratuvar alanı ve burada çalışan öğrenci, akademisyen gördüm.

Bir Amerikalıya belki de çok normal olarak gelecek bu üniversite beni çok etkilemişti.

Sonra University of North Carolina’ya Nobelli gururumuz Prof.Dr. Aziz Sancar’ı ziyarete gittiğimde, kocaman bir laboratuvarı geçip odasına ulaşmıştım. Yine bu laboratuvarda çalışan öğrenci ve akademisyenler dikkat çekiciydi.

Ben fiziki olarak laboratuvarı lisede gören şanslılardan biriyim. Harika bir fizik ve kimya laboratuvarımız vardı. Bazı dersleri burada yapardık. Ama hiçbir zaman ders hocası dışında açık değildi. Hocayla gittiğimiz laboratuvar çalışmaları da yine lise hocamızın inisiyatifiyle oluyordu. Yani hiç götürmese haberimiz olmayacak bir yerdi laboratuvarlar.

Özellikle tıp, fizik, kimya, biyoloji gibi müspet (pozitif) bilimlerde çalışanlar için; sınırsız laboratuvar, malzeme kullanımı, kullanılması gereken malzemelerin kısıtlama olmaksızın temini, bu araştırmalara ışık tutacak kaynak kitapların temininde sıkıntı olmaması, araştırmaların sunulacağı uluslararası konferanslara katılımında araştırmacıya kısıtlama getirilmemesi gibi hususlara ihtiyaç var.

Bunlara sahip olabilmek için ise yüksek bütçe gerekmekte.

Maalesef ülkemizde üniversitelerin harcama tutarlarının merkezi sistemde belirlenmesi, kendi kaynakları kendisinin kullanamayıp hazine devretmesi gibi hususlar, üniversitelerin kendi özerk bütçelerinin olmasını engellemekte.

Tabii ki her şey sadece para değil ancak, “para en önemli hususların başında geliyor”.

Bugün içinde bulunduğumuz şartlarda üniversitelerin araştırma üniversitesi olup, kaynaklarını artırmak, daha fazla araştırma görevlisini kadroya alabilmek için bazı Rektörler öğretim görevlisi ve üyelerini bilimsel yayın yapmak konusunda zorluyor. Burada bir teşvikten ziyade bir zorlama daha doğru bir ifade olduğu için kullandım.

Bu zorlama doğru bir yaklaşım olabilir. Ancak verilen ile istenilen birbiri ile orantılı olmalı.

Bir yandan öğretim üyelerinden yayın yapılması ya da yayın sayısının artırılması istenirken, diğer taraftan öğretim üyesinin kendi atıflarını görmek için gerekli programın, üniversite kütüphanesinde sadece kütüphane görevlileri kullanımına açık olduğunu (kısıtlı kullanım hakkı olduğu için) görmek bir çelişki oluyor. Öğretim üyesinin kendi atıf takibini bile yapamadığı bir ortamda yayın sayısını artırmasını istemek, verilenle istenileni eşitlemiyor.

Öte yandan yeni yayın yapabilmek için güncel kaynaklara ulaşmak temel şart. Oysa yeni yayınların temini parasal kaynak gerektirdiğinden kütüphanelerde kitap alımları için ayrılan fonların yıllar itibariyle çok cüz’i kaldığı görülüyor. Yeni kitap alımları neredeyse durmuş durumda.

Öğretim üyelerinin, girdikleri derslerin ek ders ücret katsayıları, yıl içerisinde (maç başladıktan sonra kural değiştirmek gibi) düşürülürken, zaten düşmüş tutarlı alacaklarını dersi takip eden ayda değil de çok sonraları alabiliyor. Zaten birçok maddi zorlukla karşı karşıya kalan öğretim üyesi, ek iş yaparak geçinirken, geçim sıkıntısı bilimsel üretimin önüne geçiyor.  

Bunlar birçok üniversitede karşılaşılan temel unsurlar. Bunu Pandemi döneminde sürekli dünyanın büyük üniversitelerindeki canlı dersler ile bizdekileri karşılaştıran romantikler için söyledim. Onların bütçeleri ile bizim üniversitelerimizin bütçeleri eşit değil.

Üniversitelerin bütçe özerklikleri olmadığı için, araştırma yapacak personelin hem kendi bütçe kısıtları hem de araştırma fonlarına başvuru kısıtlamaları, araştırma yapmaya imkân tanımıyor. Üniversiteler de umudu tamamen TÜBİTAK gibi kurumlara bağlamış durumdalar.

13.Aralık.2019 tarihinde New York Manhattan’da bulunan Columbia Üniversitesini gezip, New York Üniversitesini ziyaret etmiştim. Sonra bir kafeye oturup şu notları almışım:

“Amerika’da her fırsatta üniversiteleri, kampüsleri, kampüs içerisindeki fakülteleri geziyorum. Ama en keyif aldığım şey, üniversite kitapçılarını ziyaret etmek oluyor. Elimden geldiğince buradan bir anı almaya, mümkün olduğunca fotoğraflamaya çalışıyorum. Kitapçılar harika. Özellikle fakültelerin hocaları için ayrılmış bölümler bende hayranlık uyandırıyor. Hepsi üniversitenin kendi baskısı değil ama hocaların tüm kitapları burada mevcut. Burayı görünce üniversitenin zenginliğine hayran oluyorsunuz.

Ben öğrenciyken, bizim Marmara Üniversitesi İİBF İşletme Bölümümüze girince tüm hocaların kitaplarının olduğu bir camlı çerçeve vardı. Aynısı İktisat Bölümü 1. Katta da mevcuttu. Daha öğrenciyken, ben de bir gün hoca olursam, kitabımın burada yer almasını hayal ederdim. Hoca oldum ama kitabımın orada yer alması hayalde kaldı. Çünkü bu güzel uygulama kaldırıldı. Şimdi bir çok sportif kupa, plaket var ama hocaların kitaplarının olduğu bölüm artık yok. Rektörlük kupası kazanmak, kitap yayınlamaktan daha değerli idarecilerimiz için.

Columbia Üniversitesi kitapçısından, hocaların kitaplarının toplu halde gözüktüğü yerden çektiğim fotoğrafları Twitter da paylaştım. Gelen yorumlar çok moral bozucu oldu. Buradan yola çıkarak bizim hocalara yönelik yorumlar üzücü. Gerçeklik payı olanlar mutlaka var ama yine de insan okuyunca morali bozuluyor. Malum biz birbirimizi aşağılamayı çok severiz.

Buradaki hocaların dünya çapında tanınmış olmaları tamamen kendilerine tanınan imkânlarla doğru orantılı. Ayrıca birçok faktör de bu başarıda etkili.

Bence en temel faktörler şunlar:

  1. Burada çok yüksek bir eleştiri özgürlüğü var. Ekonomistinden, siyasetçisine herkese sonunu düşünmeden eleştiri getirebiliyorsunuz. Bu eleştiri ve ifade özgürlüğü yasalarla son derece korunaklı kılıyor bireyi. Eleştirinin olduğu yerde gelişme de oluyor.
  2. Burada “Sözleşmeli Hoca” çok büyük sayıda. Kadrolu Hoca olmak için çok çalışmak gerekiyor. Bu hak herkese verilmiyor. Bu kadro yapısı hocaları eser vermede, derslerde günceli yakalamada aktif kılıyor. Oysa bizde Doçent ve Profesör Kadroları sürekli kadrolar. Doçentlikten profesörlüğe geçiş için minimum kriteri sağlamak yeterli iken, profesör olarak hiç eser vermeden yıllarca akademik hayata devam edebilmek mümkün. Bu durum rekabetin önündeki en büyük engel.
  3. Bilim dili İngilizce ve bundan dolayı İngilizce konuşan ülkelerin hocalarının dominant olması sürpriz değil. Ancak bu engel bilimsel yayınlarda kolayca aşılabilir. Üniversiteler bünyesinde “Akademik Çeviri Ofisleri” mutlaka kurulmalı. Bu ofis üzerinden geçen araştırma makaleleri dergilere gönderilmeli. Yine Üniversiteler bünyesinde mutlaka “Akademik İngilizce” eğitimi de verilmeli.
  4. Burada bilimsel yayınlarda objektiflik temel kriter. Bizde çok güzel işleyen akademik dergiler olmasına karşılık maalesef bazı dergiler belirli kişilerin hegemonyasında. Burada yayın yapabilmek için baskın güçlerle yakın ilişkilerinizin olması gerekiyor. Bu bilindiği için sahte dostluklar, yalan sevgi sözcükleri ile çevrili bir dünya sizi bekliyor. Ya bunlardan biri olacaksınız ya da çemberin dışında kalacaksınız. Hatta öyle dergiler var ki, derginin editörü daha hakeme bile göndermeden sizin yazınızı reddebiliyor.
  5. Burada sonsuz bir inanç özgürlüğü var.   Her inanca saygı ve özgürlük son derece yüksek. Farklı onlarca inancın kendi tapınakları var. Her şeyi din çerçevesinde ele almak sorgulamayı ortadan kaldırıyor. Oysa “Sorgulama” insanı geliştiriyor. Bu özgürlük alanı özellikle gençler için son derece önemli. İnanan inandığından, inanmayan da neden inanmadığından dolayı sorgulanmıyor. Sadece kişinin yaptığı işe ve onun kalitesine bakılıyor.

Bence üniversite eğitimi ile bir yere kadar getirdiğimiz gençlerimizin yabancıların elinde birer cevhere dönüşmesi, yenilik getiren buluşlarla insanlığa hizmet etmesi, tüm bu anlatılanların sonucunda ortaya çıkan bir durum.

Bu yazdıklarıma şüphesiz çok daha fazla ekleme yapılabilir. Merdiven altı üniversitelerden tutun da, yetersiz öğretim üyesi ile açılan üniversitelere kadar. İçeride köklü üniversitelerimize bilimsel araştırma fonu desteği vermeyip de bunu yurt dışındaki üniversitelere cömertçe harcayan gruplara kadar.

Ülkemizde bilime inancın yitirildiği, cahillik, basitlik ve bayağılığın yüceltildiği bir ortamı devam ettirip, sonra yurtdışına giden gençlere, araştırmacılara kimsenin kızmaya ya da neden gidiyorlar size serzenişte bulunmaya hakkı yok.

Bu gençlerin burada bulamadıkları nedir diye sorarsak, teşhis daha doğru olacaktır sanırım.

Youtube Videoları